Aydan Çelik ile Kent, Sokaklar ve Bisiklet Üzerine…

Röportaj: Arzu Erturan, Cansu Ertan, Erman Topgül – Ağustos 2013

birturversene kapak 2Kenti kent yapan şeyler nedir İstanbul’u bize nasıl anlatırsınız? Mesela sizin İstanbul’unuz nasıl?

Kent deyince farklı renklerin aynı yüzeyde buluştuğu bir yelpaze aklıma geliyor.. Sallandıkça ferahlık veren bir renk çümbüşü…

30 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. 1983’te üniversite okumak için Ankara’dan geldim. Bir bozkır çocuğuna verilecek en büyük hediye ne olabilir? Cevabı ben vereyim: İstanbul Boğazı…Rumelihisar’da açılmış olan İstanbul Üniversitesi’nin İşletme Fakültesi’nde öğrencilik ve haytalık yaptım.

Coğrafi olarak çok şanslıydım ama diğer konularda aynı şeyi söylemek zor. Bir yıl önce 82 Anayasası onaylanmış, okula başladığım yıl da YÖK kurulmuştu. Tarihin ironisi işte. YÖK kurulduğu sene Üniversite’ye başlayan bir çocuk…O zamanlar nasılsın sorusuna genellikle verilen cevap “Yömyök” olurdu (gülüyor).

Daha sonra o bina 1989’da Kenan Evren’in Cumhurbaşkanı olarak son icraatlarından birine vesile oldu. Bir imza ile Boğaziçi Üniversitesi’ne verildi ve fakülte Avcılar’a taşındı.

Okulu 1987’de bitirdiğim için Avcılar’a gitmedim.. Velhasıl 12 Eylül ruhu bu manada bana “teğet geçti”.

Arada bir master denemesi var Beyazıt’ta…Onun ardından Mimar Sinan Üniversitesi’nde heykel okumaya başladım. Malûm, o da Boğaz kıyısında bir okul. Canım hep Boğaz’dan gelir yani.

İstanbul’da hangi sokaklarda yaşadınız?

Demin de söylediğim gibi, dünyanın en güzel sokağında, Boğaziçi’nde yaşadım. Orhan Pamuk’un İstanbul kitabında da yazar ya, insanın ruhunun daralmasına karşı en iyi ilaç Boğaz’da yapılacak bir yürüyüştür.

Üstelik ben okurken henüz ikinci köprünün yapımına başlanmamıştı… Ve Boğaziçi şıngır mıngırdı.

Okulda şahane insanlarla tanıştım. Onlar sayesinde bu şehrin tadına vardım. O yılların yükselen bölümlerinden biriydi İşletme. Ama ben hiç sevmedim. Sadece okulun yerini ve insanları sevdiğim için 4 yıl dayandım.

Rahmetli şair Nejat Karaman bugüne kadar tanıdığım en özgün insanlardan biriydi. Onunla Aşiyan yollarında turladım. Hem Tevfik Fikret’in aynı adı taşıyan evini  hem de mezarlığa dahil olan patikaları arşınladım. Saatlerce Orhan Veli’nin mezarını aradığımızı bilirim. Yaban otlarına bürünmüş mezarı bulunca, parçalanmış haritasını öpen define avcıları gibi olmuştuk. Yıllar sonra o hikayeyi çalıştığım Birgün gazetesinde anlattım. http://www.aydancelik.com/works/8/07.pdf

Rumelihisarı sadece İşletme Fakültesi ve Boğaziçi öğrencilerinden oluşmuyordu tabii. Ali Baba kahvesinin en otantik yıllarıydı. Ali Baba’nın yanısıra, köpeği Zagor’la gezen Tayyar usta, Tabutta Rövaşata filminin Mahsun karakterinin “orijinali” Dursun gibi hayatta karşınıza nadir çıkacak renklilikte insanlar tanıdım.

O zamanlar Okmeydanı’nda bir yurtta kalıyordum. Adı Hürriyeti Ebediye idi. Başında emekli bir albay ve hürriyetten başka her şey vardı… Okuldaki öğrenci profili ile yurttaki bambaşkaydı. Yurtta, taşradan gelmiş arkadaşlarım, Okul’da ise büyük bölümü İstanbullu ve özel okullarda eğitim almış arkadaşlarım vardı. Çoğunun taşraya ait en ufak bir fikri yoktu. Birbirinden kopuk iki dünya arasında sarkaç gibiydim anlayacağınız…

İşletmeden mezun olduktan sonra Beyazıt’ta mastera başladım.  Tahtakale, Mahmutpaşa, Aşir Efendi, Sultanhamam, Mercan sokaklarında kayboluyor, yeni yeni yollar deniyordum.

İktisat Tarihi masterı yapıyordum. Halil Sahillioğlu, Lütfi Güçer, Yavuz Cezzar gibi değerli hocaların öğrencisi oldum. Bölümü kuran kişi ise dünya çapında bir tarihçi olan Ömer Lütfi Barkan’dı.

bisikletli amca, istanbulŞöyle bir şey anlatayım. Örneğin Mahmutpaşa, Tahtakale sokaklarından yürüyor okula gidiyorsunuz ve Lütfi hoca size İtalyan şehir devletlerinin ekonomisini anlatıyor. Venedik’ten giriyor, Cenova’dan çıkıyor, Toscana’dan giriyor, Galata’dan çıkıyor…Müthiş bir deneyim bu. Yaşadığınız şehre bambaşka bir gözle bakmanızı sağlıyor..

Sonra 87-89 arasında Cihangir’de oturduk. Tavukuçmaz, Pürtelaş, Sormagir gibi  sokak adları vardı. İlerleyen yıllarda hangi akla hizmetse adları değiştirildi. O zamanlar öğrenci bütçesi için oturulabilir yerlerdi oralar… Nerdeyse bütün komşularımız LGBT bireylerdi ve çok eğlenceliydi.

Daha sonra Teşvikiye’ye taşındık, Şair Nazım Sokak’ta oturduk. Orada otururken Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı çıkmıştı. Gazetemi dergimi aldığım Alaaddin’in Dükkanı Orhan Pamuk’un kitabında da çok yer tutuyordu… Şehre aidiyetimi arttıran bir romandır Kara Kitap.

Ardından Bağdat Caddesi’nde oturdum. Selimiye’de oturdum. Hatta Selimiye de oturduğum yer bir teras katıydı ve müthiş bir manzarası vardı. Galata Kulesi’nden başlayan; tarihi yarımadayı, camileri gören ve Selimiye Kışlası ile biten bir panorama.

Peşinden Koşuyolu’na taşındım. Süleyman Nazif ve Cenap Şahabettin Sokak. İki mühim adamın adını taşıyan sokaklara yakın ikamet ettim. Karacaahmet Mezarlığı’nın kenarında. Dediğim gibi mezarlık gezmeyi severim. Mezarlıklar bir şehrin birikmiş beşeri sermayesidir.

IMG_1424

-Nerede doğdunuz?

Gürün’de (Sivas) doğdum.Şair Hasan Hüseyin’in doğduğu, Ece Ayhan’ın kaymakam olarak ilk görev yaptığı bir küçük kasaba.

Gürün benim çocukluğumda her tarafı Safranbolu gibi konaklarla dolu çok güzel bir yerdi. Çoğu yıkıldı; belediye binası, kaymakamlık binası, hanlar, konaklar vs…

Bir tane kilise sinemaydı ben çocukken.  O şimdi restore ediliyor, farkına varıldı bu değerlerin. Birkaç konak da hala duruyor. Gürün, zengin bir Ermeni kasabasıymış vakti zamanında. İpek şal dokunurmuş ve ihraç edilirmiş. Sokakları da vardı tabii ama esas olarak bahçeler vardı. Mastaba dedikleri taraçalar vardı aşağıya doğru inen. Hatta bisiklet sürmeyi bile o mastabalarda öğrendim ve bir kez o mastabadan düştüm. Bütün hayatın yatay olarak sokaklarda dikey olarak ağaçlarda sürdüğü bir yerdi benim doğduğum kasaba.

O sokaklar delileri olan sokaklardı. Yıllar sonra o kasabanın delilerini çizdim. Gürün’ün Velileri diye bir takvim yaptık. Sokak güç değil hak, hakkaniyet, adalet gibi şeyler üstüne kurulu olmalı diye cümleler kuruyoruz ya işte deliler burada çok önemli bir ölçüt. Delilerin gördüğü şefkat, herkesin onları sahiplenmesi bakması, doğumlarından ölümlerine kadar o sokağın malı olması. 12 Eylül’le ilgili bir kitap çıktı, “12 Eylül sabahı neredeydiniz?” diye. Ben 12 Eylül sabahında o kasabadaydım ve 12 yaşındaydım. Sabah askerler sokakları doldurmuş, komutan lakaplı bir veli vardı; asker kıyafetleri giyerdi, kafasında şapkası vardı general şapkası zannediyordu ama Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları şapkasıydı ve ‘Terzi Cemal Damdan Düştü’ diye onu tercüme ettiklerinde çok öfkeleniyordu. Bu komutan etrafa emirler veriyordu, sokak hala onundu yani sokağa çıkma yasağının olduğu gün de sokak onundu. Deliler sokakların gerçek sahibidir; zorbalara ve diktatörlere rağmen. Bir yerin ne kadar çok delisi varsa ya da Veli’si varsa o yer o kadar muteberdir bir yerdir. http://www.aydancelik.com/detay_cizi.asp?ID=214&CID=3

Böyle bir yerde büyüdüm ve bunun için de kendimi çok şanslı addediyorum. Bu arada yaz tatillerimi  ODTÜ’de geçiriyordum. ODTÜ’nün sokaklarında dolanıyordum çünkü abim orada okuyordu.12 Eylül öncesi ÖDTÜ anlatılmaz yaşanır…

Hala Ankara’da çıkan Solfasol gazetesine çiziyorum. Ankara sevgim baki. Murat Meriç’in deyimiyle Ankaralı değilim ama Ankaracıyım.

istanbul bisikletiYürümek, bisiklet…

 Çok sevdiğim bir şey yürümek. Hatta İstanbul’da bisiklete binmekten bahis açıldığında güvenlikten dem tutulur hemen. Evet ama İstanbul’un yürüyeni de çok yok. Gerçi bu memleketin  övünç kaynağı insanlarından biri Adalet Ağaoğlu’na, kaldırımda yürürken araba çarptı. Orada da bir motorize vandallık tehlikesi var.

Bisikletle ilgili bir şey sormaya gerek var mı bilmiyoruz kitap yazmışsınız.

Bisikletin hayatımda bayağı bir yer kapladığı doğru.

Kitapla ilgili de şöyle güzel bir yan var; bisiklet sevgim platonik değilmiş. Karşılık buldu iki ayda iki basım yaptı. Bu da mutluluk verici tabii ki. İyi bir şey ve insanlar hakikaten iyi bir şey bulunca yöneliyorlar bu anlamda hiç kötümser olmamak gerek.

Acaba bisikletin tutunacak bir dala ihtiyacı mı vardı?

Bir ihtiyaç varmış tabii ki, sonuçta tüm bisiklet hikayeleri insana tebessüm ettiren hikayeler. Bisiklet insanı çocukluğuna çağırıyor. Bu şehirde ne eksik diye soruyorsunuz ya şefkat problemi var burada. Hoyratlık bu şehri mahvediyor. Bu hoyratlığı çok geniş anlamda bir buldozerin girip tarihi dokuyu tahrip etmesi olarak da kullanabiliriz, bir insanın öbürünü otobüse binerken çoluk çocuk demeden ezmesi olarak da okuyabiliriz. Yani çok geniş bir şey bu hoyratlık. Şefkat ise zaten çok az bulunan bir şey olduğu için onun yelpazesini çok geniş tutamıyorum maalesef. Bisiklet o şefkat kalemlerinden biri.

Can Dündar’ın bir şiirini alıntılamıştım kitapta ‘Kırmızı Bisiklet’ “Kırmızı bisiklet sendeledi ilkin. Bir o yana bir bu yana yattı sonra toparlanıp çığlıklarla kanatlandı ardında bakakaldım.” diye oğlunu bisiklete bindirme anını yazmış.

Çocuk bisikletlerinin iki tekeri daha olur yanında, yazının başında oradaki çocuk diyor ki ‘‘Takma abi o tekerlekleri’’. Yani bisiklet, bir taraftan hayatta kalmanızı, payandalara ihtiyaç duymadan özgüven geliştirmenizi sağlıyor bir taraftan da sizin organizmanızın bir parçası. Oysa İstanbul’un temel problemlerinden biri hoyratlık ve yabancılaşma. O yabancılaşma da hep başka bir şeyden ne bileyim bir motorlu aracın gücünden faydalanıp, tahakküm kurmak gibi.

 

Yaşadığımız kentin en önemli sorunu?

Bence genel olarak hoyratlık meselesi. Edebiyat benim hayatımda önemli yer tutar ve orada da torpil geçtiğim adamlar var tabii;  Oğuz Atay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cervantes gibi. Tanpınar, Beş Şehir’de Baudelaire’de alıntı yapıyor. Baudelaire, III. Napolyon ve Baron Hausman’la birlikte Paris’i yerle bir ettiğinde ki bugün bizim ne güzel bulvarlar var dediğimiz Paris çıkıyor ortaya. “Bu faninin kalbi bu hızlı değişimi kaldıramıyor.” diyor. Bu durumu ben de giderek daha iyi hissediyorum. Şu an Taksim’de çalışıyorum ve Taksim Yayalaştırma Projesi adı altında yaşadıklarımız bana Cumhuriyet Gazetesi’nin Cağaloğlu’ndaki eski binasında, Dalan Döneminde olan şu olayı hatırlatıyor;  Dalan her yeri yıkıyordu o zaman. Hatta ünlü bir cümlesi de vardı “Yıkarım, cezam neyse de çekerim” diye. Tarlabaşı’nı da öyle yıktı biliyorsunuz. Şimdi şöyle bir şey oluyor; Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışan biri Eminönü’nde vapurdan iniyor, gazeteye yürüyor ve binaya girdiğinde “ya Yeni Cami’yi yıkıyorlar” diyor. Herkes nasıl ona da mı geldi sıra derken yok yıkıyorlar (yıkamak) diyor. Yani öyle bir yere geliyorsun ki gerçekten her şeyi yıkabilirsin diyorsun.

 

Kaldırımlar için ne söylemek istersiniz? 

Ben çocukken Yeşilçam diyorlardı ben de çok merak ediyordum. Bir taraftan da o filmlere bakıyorum herhalde bu Yeşilçam çok geniş bir yer diye hayal ediyordum.  Sonra Yeşilçam Sokağı’nı görünce derin hayal kırıklığına uğradım. Şimdi dışarıdan bakan, İstanbul’a hiç gelmemiş biri de hani duyar ya Nişantaşı, Cihangir falan diye. Geldiğinde ne hisseder acaba? Derin hayal kırıklığıdır bence.  Milyon dolarlık evler dikili ama aşağıda doğru düzgün kaldırım yok, yürüyeceğin bir yer yok. Yani böyle bir karikatürize durum var ortalıkta.

 

Bir de yaya olmak istemeyen bir kesim var maalesef. Her yere araba ile gitmek isteyen.

Arabasıyla şehrin merkezine girmek isteyen insan aynı Londra’nın yapıldığı gibi para ödemeli bence. Çünkü dünyanın her yerinde sosyal adalet diye bir kavram varsa gelir arttıkça bunun vergisi de artar. Artan oranlıdır vergiler yani üstelik doğrudan vergiyle dolaylı vergi ile değil.

İstanbul tabii ki çok büyük bir şehir, bir noktaya kadar araba kullanmak zorunda olanlar var. Ama onların da merkeze ulaşmasını kolaylaştıracak düzenek olması lazım.

 

TT235_kapak1

 Röportaj için çok teşekkür ederiz bizim adımıza çok keyifli geçti.

Ben de çok teşekkür ederim.

 GEZİ RUHU EKLEMESİ:

Bu söyleşi Gezi Parkı’ndaki yaşanan büyük altüst oluştan önce yapıldı. Söyleşide “iyimser denecek yanlar varsa bunlar “Gezi Ruhu’na dair bir dizi altıncı his olarak okunabilir. Pembeye boyanmış bir dozer kadar iktidarı alaya alan bir şey olamaz…Dayanışma, mücadele, empati, şefkat, diğerkâmlık gibi kavramlar Gezi’yle birlikte yeniden hayatımızın merkezine oturdu.. Dilerim oradan bir yere gitmezler. (AÇ)